29 Ocak 2010 Cuma
18 Ocak 2010 Pazartesi
BIR MIM'IM EKSIKTI :)
Sabah e-postalari kontrol ederken cok yuce JCW (http://habenhasen.blogspot.com/) politik mim diye ne menem oldugunu bilemedigim bisi yapmis oldugunu gozlemledim. Her okumus ama konuda bilgisiz insan gibi bu Mim denilen karin agrisinin hakkinda okuyup ne ise yaradigini anlamaya calistim ve anladim ki kucukken posta kutularinda buldugum ve anında yırttigim bunu 2384797075418697856987419853 kisiye yollamazsan basina cok kotu seyler gelecek tarzi bir olgudur kendileri. Biraz politize olmus ve cevreci olmus (kagit yok elektronik ortam var) onun disinda mantik ayni.
Her neyse fazla uzatmadan kurallari aciklayalim ve ilerleyelim
kurallari acikladiktan sonra, e kolaymis diye dusunmeyin. Iste cevaplamaniz gereken sorular ve yapilacaklar:
1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
2) Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?
3) Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?
4) Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?
5) (Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?)
6) Mimlediğimiz bloglar ve linkleri…
Gelelim cevaplaraaaaaaaaaaa
1- Bana dokunmayan yilan bin yasamasin derim. Herkes herkese dokunsun tabii ki. Hatta hazir bu olmusken politikacilarin etrafindaki goygoy ve bodyguard cemberide kaldirilsin.
2- Secim baraji elek olmus DTP meclise girmis, pratik ve zeka urunu cozumler (bagimsiz adaylik gibi) yerine daha direk bir cozum olarak baraj kaldirilsin tabii ki. Ole heryere de baraj yapilmasin munzur vs vs :)
3- Gene tek kriter egitim gibi gorunuyor. Universite mezunu olmak mecburi olmali ancak secildigi ilde en az 10 yildir yasiyor olmakta guzel bir kriter olabilir.
4- Yargi bagimsiz yes ama su savcilarla avukatlarin oturma seviyelerinide bir duzeltsek. Daha dogrusu elimizi neye atsak dokuluyor gibi gorunuyor o konu...
5- Supermen buyuk abdesti ciin WC'ye girse mermeri kirar mi?
6- Mimledigim guzel insanlar ise CENEOTU (http://www.ceneotu.blogspot.com/) , rakici (http://gokhanrakici.blogspot.com/) ve PCK (http://www.pelincelikbilek.blogspot.com/)
Her neyse fazla uzatmadan kurallari aciklayalim ve ilerleyelim
* Mimi gönderen bloga link veriyorsunuz.
* Üç kişiyi mimliyorsunuz ve mimlediğiniz kişinin bloguna not bırakıyorsunuz. (‘Ortaya bıraktım, isteyen alsın.’ demiyorsunuz.) Ayrıca olabildiğince bu konuda mimlenmemiş blogları seçmek için özen gösteriyoruz.
* Mimlediğiniz blogların da linkini veriyorsunuz.
kurallari acikladiktan sonra, e kolaymis diye dusunmeyin. Iste cevaplamaniz gereken sorular ve yapilacaklar:
1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
2) Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?
3) Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?
4) Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?
5) (Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?)
6) Mimlediğimiz bloglar ve linkleri…
Gelelim cevaplaraaaaaaaaaaa
1- Bana dokunmayan yilan bin yasamasin derim. Herkes herkese dokunsun tabii ki. Hatta hazir bu olmusken politikacilarin etrafindaki goygoy ve bodyguard cemberide kaldirilsin.
2- Secim baraji elek olmus DTP meclise girmis, pratik ve zeka urunu cozumler (bagimsiz adaylik gibi) yerine daha direk bir cozum olarak baraj kaldirilsin tabii ki. Ole heryere de baraj yapilmasin munzur vs vs :)
3- Gene tek kriter egitim gibi gorunuyor. Universite mezunu olmak mecburi olmali ancak secildigi ilde en az 10 yildir yasiyor olmakta guzel bir kriter olabilir.
4- Yargi bagimsiz yes ama su savcilarla avukatlarin oturma seviyelerinide bir duzeltsek. Daha dogrusu elimizi neye atsak dokuluyor gibi gorunuyor o konu...
5- Supermen buyuk abdesti ciin WC'ye girse mermeri kirar mi?
6- Mimledigim guzel insanlar ise CENEOTU (http://www.ceneotu.blogspot.com/) , rakici (http://gokhanrakici.blogspot.com/) ve PCK (http://www.pelincelikbilek.blogspot.com/)
Etiketler:
MIM POLITIKA
08 Ocak 2010 Cuma
CADFAEL BİRADER - MARAZİ BİR KEMİK MERAKI

Bu sene kitap fuarinda Kitap Yayınevi'nin çalışanlarıyla benim için uzun, onlar için ise bir sıfatla tanımlayamayacağım (yaklaşık 15 dakika) bir görüşme yapmıştım. Benim için uzun bir görüşmeydi çünkü zamanım azdı ve daha gezilecek çok yayınevi bulunuyordu önümde. Dikkatimi özellikle çeken 5 adet kitap görmüştüm masaları üstünde, cep boy kitaplardi - ki hiç alışık olmadığımız bir baskı tipi Kitap yayınevi için - ve benim için tasarımları güzeldi.
Hemen ilgilendim ve kitapları incelerken ayrı ayrı cadfael birader ve darius falco adlı kahramanlara sahip, sırasıyla 2 ve 3 adet ortaçağ ve antik roma'da geçen polisiye (ben hafiye demeyi çok seviyorum) tipi kitaplar olduklarını okuyarak öğrendim. Her birinin 5 TL'ye satıldıklarını görünce neden böyle olduğunu sordum ve bir dokundum bin ah işittim.
Bu kitapları büyük ümitlerle çevirtmeye ve yayınlatmaya başlayan yayınevi satış açısından istediği basarıyı elde edememis ve esasında Cadfael biraderin 20 kitap, Didius Falco'nun ise benim ulasabildigim 19 kitaplık setlerinden sadece yine sırasıyla 2 ve 3 adet cevirtmisti.
Her zaman yaptığım gibi ezilmis kitap satıcılarının yanındaki alıcı olarak bu Türkce yayımlanmıs 5 adet kitabi kutuphaneme kattım ve sıraları geldiğinde okumak üzere - maalesef üzülerek yazıyorum - bir kenara koydum...
Taa ki geçen haftaya kadar. Sonunda kendimce yaptığım sırada Cadfael Birader'e sıranın geldiğini düşünmüşüm ki Marazi bir Kemik Merakı adlı kitabı alıp okumaya başladım ve ilginç olmayan bir şekilde - çünkü kitapseverler için okunan bir kitapla ilgili beğeni pek ilginç birşey değildir - beğendim.
Kitabımızın kahramanı ve yazarımız hakkında kısa bir açıklama yapalım, Cadfael Birader karakteri Ellis Peters tarafından (ki bir takma isimdir hanımefendinin gerçek adı Edith Pargeter-http://en.wikipedia.org/wiki/Edith_Pargeter) 1977 - 1994 yılları arasında 20 kitap olarak yazılmış. Edith Hanım Çek klasiklerinin İngilizceye çeviris nedeniyle takdir edilen ve genellikle tarihi hafiye öykü ve romanlarıyla tanınmış bir İngiliz yazarımızmış. Aramızdan 82 yaşında 1995 yılında ayrılmış.
Karakterimiz Cadfael birader ise Galli bir Benedikten keşiştir. Kendisi 12.yy'in ilk yarısında Batı İngiltere'deki Shrewsbury Manastırında ikamet etmektedir. İngiliz kilisesinde Galli bir keşiş olmasının garipliği yanında ortaşta olması ancak bu yaşa ulaşana kadar ortaçağda yaşayan bir kişi için dünyanın en büyük macerasına katılmış, yani Haçlı seferlerine katılmış, korsanlık yapmış arap ülkelerini görmüş ve hayattan alacağını almış vereceğini vermiş ununu elemiş eleğini asmış olmasıyla da ilginç bir keşiştir. Bu yaşadıkları kendisine pek çok özellik kazandırmış, mesela bizim kocakarı ilacı dedigimiz ancak o dönem için en geçerli tıp olan çeşitli otlar ve şimdiki adıyla organik karışımlarda yetkin bilgiye sahip olmuş. Benim okuduğum kitaptaki en büyük özelliği ise Galli olması nedeniyle Galce'yi konuşabilmesi ve en gergin ortamlarda bile sakin kalıp detayları takip ederek gizemleri çözmesiydi.
Bu kitaptaki konumuz ise Shrewsbury Manastırının kendine ait bir aziz veya azizesinin olmamasından mütevellit bir eksiklik hisseden manastır başrahip yardımcısının az bilinen ve kolayca elde edebileceklerine inandıkları bir Galli azize bulmaları ve ardından keşişlerden birinin başına gelen bir mucize sonucu bu mucize ile bağdaştırdıkları Galler'deki azizenin köyüne bir grup keşiş ile giderek buradaki insanları azizenin kendi manastırlarına taşınmasına ikna etmeleri üzerine kurulu. Ancak tabii ki bu ikna turlarında işler istedikleri gibi gitmiyor ve minik bir aşk hikayesi etrafındaki bir ölüm sonucunda Cadfael Biradere çözmesi için bir gizem ortaya çıkıyor.
Fazla detay vermek istemiyorum, kitabı okumak isteyenlere haksızlık olmasın diye...
Çeviri Sevin Okyay tarafından yapılmış ve akıcı bir çeviri olmuş bence. Her ne kadar bazı yerlerde anlamını bilmedigim eski birkaç kelimeyle karşılaşıp benim of ve puflarımla Ahmet Kabakçı'nın nadide Osmanlıca-Türkçe sözlüğünü açtırmış olsa da genel itibariyle Sevin Hanım'ın imzasını gördüğümüz işlerdeki güveni devam ettirecek bir kitap çevirisi bu.
Kitap kahramınyla ilgili benim sevdiğim bir özellik kitabın kahramanının esasında bir anti-kahraman olması yani kahraman gibi davranmamasi ve olayların odağında olsa bile esasında direk karar alma mekanizmaları içinde olmaması.
Ayrıca bu dönemde çıkan zaman kısıtlamalı -24 saat içinde çözmezseniz dünya yok olacak veya 12 saat içinde bomba patlayacak- okumalardan bıkanlar veya teknolojik imkanlar olmadan, kripto çözmeden sakin bir gizem çözücü arayanlar için ideal olabileceğini düşünüyorum.
Keyifli bir okuma istiyorsanız, fazla bir edebi beklenti olmaksızın, kafanızı dağıtmak aynı zamanda, cep telefonsuz, internetsiz, bilgisayarlar olmadan yaşamın nasıl olabileceğiyle ilgili kısa bir hayalde kurabileceginiz bir dünyaya girmek isterseniz buyrun Cadfael Birader'in dünyasına...
İyi okumalar...
05 Ocak 2010 Salı
"HE BABO" YAKLAŞIMI

Geçen haftadan beri hastayim ve sağlıklı olmanın ne kıymetli birsey oldugunu yakinen anlamiş bulunuyorum. Ancak benim kafama takılan konu bundan birazcık farklı açıkçası. Ben insanlarin 6 yil okumadan TUS kazanmadan nasil rahat bir şekilde uzman doktor seviyesinde ilaç tavsiyesi yapabildiğini algılayamıyorum.
Hastalığım esnasında görüştüğüm/konustugum istisnasiz 10 insandan 6sı kendilerinde cok işe yaramış bir ilaç ismi verdi. Ey güzel insan kendine bir bak, boyuna, kilona, yediklerine, içtiklerine, ailene, yaşadığın ortama, kokladığın havaya ve ondan sonra bana akıl vermeye çalış. Bu dediklerimden herhangi bir tanesinde bile ortak bir noktamiz yokken neden sana iyi gelen ilaç bana da iyi gelsin? Hadi diyelim gittik aldık bahsettigin ilacı, benim gibi über alerjik bir insanda yan etki yapmayacağı ne malum. Benim aspirine bile alerjim var alaylı doktorum...
Ancak tabii ki bunları direk karşındaki insana söylediginde mübarek sanki 6 yıllık doktorluk egitimini kücümsemisiz gibi hemen bir savunma ve vallahi cok iyi bak bizim bir eczacı tanıdık var o hep verir bundan bana diye bilimsel! bir acıklamaya da girmiyorlar mi? Deli oluyorum deliiiii!!!
Yeni yöntemim çok basit. Artık herkese "he babo" yaklaşımını kullanıyorum. Tavsiye ederim her konuda çok işe yarıyor.
Aşağıda örnek "he babo" çalışmaları var.
Bu kıyağımıda unutmayin
:)
X- hebele hübele ilacı cok iyi kesin sana da iyi gelir
AE- Tabii hemen alacagim
Y-Bak dedigimi yap vallahi süper oluyor
AE- Olmaz mı hemen deneyecegim
Z- Muhtesem bir mekan kanka, kesin gitmelisi
AE- Yarın oradayim...
18 Kasım 2009 Çarşamba
Değişim...

Yorulmadık mı hep metaların peşinden koşmaktan?
Kredi kartı limitimizi arttırmaktan ne zaman bıkacağız?
Ve hep mantıklı bir sebebimiz olacak, harcamalarima yetişemiyorum, bu son veya artik tek kart kullanacagım vallahi basedemiyorum gibi...
Ne zaman kendimize söylediğimiz yalanlara inanmaktan vazgececegiz?
Tekrarlandıkca daha mi inanilir hale geliyor bu yalanlar? Biz bu yalanlara inandikca kendimizden vazgecmiyor muyuz? Kendimizi hem yalancı hem aptal durumuna koymuyor muyuz?
Peki ben yapabildim mi boyle felsefik anlamda ukalalık yaparken?
Keşke yeniden baslayabilsem, ama yine de bazı seylere yeniden başlamamiz gerekmiyor mu?...
Zamanı degil mi simdi? Simdi degilse ne zaman?
Hadi ha gayret, yeniden...
Kredi kartı limitimizi arttırmaktan ne zaman bıkacağız?
Ve hep mantıklı bir sebebimiz olacak, harcamalarima yetişemiyorum, bu son veya artik tek kart kullanacagım vallahi basedemiyorum gibi...
Ne zaman kendimize söylediğimiz yalanlara inanmaktan vazgececegiz?
Tekrarlandıkca daha mi inanilir hale geliyor bu yalanlar? Biz bu yalanlara inandikca kendimizden vazgecmiyor muyuz? Kendimizi hem yalancı hem aptal durumuna koymuyor muyuz?
Peki ben yapabildim mi boyle felsefik anlamda ukalalık yaparken?
Keşke yeniden baslayabilsem, ama yine de bazı seylere yeniden başlamamiz gerekmiyor mu?...
Zamanı degil mi simdi? Simdi degilse ne zaman?
Hadi ha gayret, yeniden...
11 Eylül 2009 Cuma
HAYAT GÜZELDİR...

Bu üçü varsa hayat güzeldir.
Köy sakinleri yağmur duasına çıkmışlardı. Bütün köy ahalisi toplandı.
İçlerinden birinde şemsiye vardı.
Bu inançtır.
Babalar bebeklerini havaya hoplatır, çocuklar gülmekten bayılır. Yere düşeceklerini akıllarına bile getirmezler. Çünkü babaları onu tutacaktır.
Bu güvendir.
Yatağımıza girerken yarın uyanıp yaşamaya devam edeceğimize dair garantimiz yoktur.
Ama yine de ertesi güne dair planlar yaparız.
Bu ümittir.
Ve bu üçü varsa, hayat güzeldir...
10 Eylül 2009 Perşembe
ÖMER HAYYAM'DAN... 3
09 Eylül 2009 Çarşamba
ÖMER HAYYAM'DAN... 2
07 Eylül 2009 Pazartesi
ÖMER HAYYAM'DAN...
21 Ağustos 2009 Cuma
TATIL HALLERI

Seyahat Acentası üzerinden tatil köyü temelli tatilleri sevmiyorum.
Neden derseniz? işte bir yazı dizisi başlıyor...
Deniz - güneş - kum 3lüsünün bulunduğu, sabahın bir köründe (normal işgünleri küfrederek kalktığınız saatlerde kalkarak) şezlonga havlu koyma yarışının yapıldığı, güneşin altında malak gibi 12 saat yatılan ve bu esnada da, ay sıcakladım! biraz denize gireyim diye kalkıp, içine kuzey buz denizindan kopup gelen buzların karıştırıldığından şüphe ettiğim, bence buzlar nedeniyle buz mavisi kıvamındaki denize cumburlop dalanların bana da ay valla çok soğuk değil diye israr ettiği, açık büfe adı altında eminim ki Darfur'daki açlara bile yedirilmeyecek ürünlerden oluşan gıda tanımı taşıyan ve ağzınızdan geçtikten sonrası otelin umurunun en güney köşesi olan yemeklerin yendiği, kağıt kalınlığında duvar denilen prefabrik olduğundan şüphe ettiğim duvar ayırtaçları arasında yan odanın en hafifinden horultusuyla uyunamayan gecelerin oluşturduğu, yüklüce meblağların ödendiği ancak karşılığında ortalama hizmetlerin alınacağına dair sözleşmelerin imzalandığı tatillerden nefret ediyorum.
Esasında sorun tatilin ilk satıldığı yer olan ve bizi aptal yerine koyan acentalardan başlıyor bence.
Acentalarımızın içleri muhteşem dizayn edilmiş, cam ve metal karışımı 21.yy ve ötesi görünümlü yerler olmakla beraber, içeride çalışan güzel kız ve oğlanlarımız, her sabah işe gelirken kullandıkları minibüs, otobüs ve bilumum Türkiye'ye has taşıtları (dolmuş diyorum başka birşey demiyorum) kullanmalarından ve dahi yaşadıkları yer olan İstanbul'un çok çeşitli varoşlarından mütevellit bir negatif elektrik yüklü olarak işe başlamaktalar.
Ancak onlarda da suç bulmamak lazim, sonuc itibariyle Türkiye gerçekleriyle karşı karşıyayız ve geçim derdi dışında - ki en önemlisi bu olmakla beraber hiçbir zaman tek derdimiz olmamakta kendisi - yaşamı idame ettirebilme ve hatta hayatta kalma derdi de Türkiye'de yaşamanın kuponsuz çekilişsiz her sabah satın almadığınız ancak sizin peşinizi birakmayan "Hayat" gazetesinin hediyeleri.
Örnek mi istiyorsunuz?
Taksim'de yolda yürürken kafasına düşen cam nedeniyle 3 ay komada kalan kızımız yürümeye başlamış, azar azar da konuşuyormuş.
Sevinelim mi üzülelim mi bilemedim? Dağ gibi sağlıklı kızın başına bilmem kaç metreden heyula gibi cam günde en az 1 milyon kişinin yürüdüğü Taksim'de nasıl düşer? Cevap? Allahın takdiri, olacağı varmış, kader ve tüm metafizik kocakarı safsatalarından öteye gidemiyor...
Neyse dönelim konumuza dağıtmadan toparlayalim, seyahat acentelerimizde çalışan bu güzel insanlar size satacakları - ve muhtemelen bu sayede 500 TL civarindaki maaşlarina ek prim katacakları- o hayatlarında hiç görmedikleri ve ne kadar çalışırlarsa çalışssınlar kendi imkanlarıyla hiç gidemeyecekleri bu tatil köylerini deyim yerindeyse size kakalamaya çalışırlar.
Bütün sorularınıza sanki yüzlerce kez gitmiş ve kalmış gibi cevap veren bu güzel insanlar, denize sıfır değil mi? yemekler nasıl güzel mi? bizim oda denize bakacak değil mi? gibi abuk ancak para ödemenin getirdiği hakla yerinde sorulara muhataplardır.
Lakin kendileri sizin check-in işleminiz esnasında orada olmamanın rahatlığıyla ve daha önce bahsettiğimiz fiziksel olarak hayatlarında hiç orada bulunmama sendromuyla karşı karşıya olmalarına rağmen, köprüyü geçene kadar ayıya dayı deme düsturunu çok iyi bilmeleri nedeniyle her sorunuzu evet kesinlikle öyle diyerek cevaplamaktalar...
Şu aşamaya kadar ne yaptık? Turu satın aldık değil mi? Biraz bekleyin öyle hemen aldığınız tura gitmek yok...
Devamı yakında diğer yazıda...
Neden derseniz? işte bir yazı dizisi başlıyor...
Deniz - güneş - kum 3lüsünün bulunduğu, sabahın bir köründe (normal işgünleri küfrederek kalktığınız saatlerde kalkarak) şezlonga havlu koyma yarışının yapıldığı, güneşin altında malak gibi 12 saat yatılan ve bu esnada da, ay sıcakladım! biraz denize gireyim diye kalkıp, içine kuzey buz denizindan kopup gelen buzların karıştırıldığından şüphe ettiğim, bence buzlar nedeniyle buz mavisi kıvamındaki denize cumburlop dalanların bana da ay valla çok soğuk değil diye israr ettiği, açık büfe adı altında eminim ki Darfur'daki açlara bile yedirilmeyecek ürünlerden oluşan gıda tanımı taşıyan ve ağzınızdan geçtikten sonrası otelin umurunun en güney köşesi olan yemeklerin yendiği, kağıt kalınlığında duvar denilen prefabrik olduğundan şüphe ettiğim duvar ayırtaçları arasında yan odanın en hafifinden horultusuyla uyunamayan gecelerin oluşturduğu, yüklüce meblağların ödendiği ancak karşılığında ortalama hizmetlerin alınacağına dair sözleşmelerin imzalandığı tatillerden nefret ediyorum.
Esasında sorun tatilin ilk satıldığı yer olan ve bizi aptal yerine koyan acentalardan başlıyor bence.
Acentalarımızın içleri muhteşem dizayn edilmiş, cam ve metal karışımı 21.yy ve ötesi görünümlü yerler olmakla beraber, içeride çalışan güzel kız ve oğlanlarımız, her sabah işe gelirken kullandıkları minibüs, otobüs ve bilumum Türkiye'ye has taşıtları (dolmuş diyorum başka birşey demiyorum) kullanmalarından ve dahi yaşadıkları yer olan İstanbul'un çok çeşitli varoşlarından mütevellit bir negatif elektrik yüklü olarak işe başlamaktalar.
Ancak onlarda da suç bulmamak lazim, sonuc itibariyle Türkiye gerçekleriyle karşı karşıyayız ve geçim derdi dışında - ki en önemlisi bu olmakla beraber hiçbir zaman tek derdimiz olmamakta kendisi - yaşamı idame ettirebilme ve hatta hayatta kalma derdi de Türkiye'de yaşamanın kuponsuz çekilişsiz her sabah satın almadığınız ancak sizin peşinizi birakmayan "Hayat" gazetesinin hediyeleri.
Örnek mi istiyorsunuz?
Taksim'de yolda yürürken kafasına düşen cam nedeniyle 3 ay komada kalan kızımız yürümeye başlamış, azar azar da konuşuyormuş.
Sevinelim mi üzülelim mi bilemedim? Dağ gibi sağlıklı kızın başına bilmem kaç metreden heyula gibi cam günde en az 1 milyon kişinin yürüdüğü Taksim'de nasıl düşer? Cevap? Allahın takdiri, olacağı varmış, kader ve tüm metafizik kocakarı safsatalarından öteye gidemiyor...
Neyse dönelim konumuza dağıtmadan toparlayalim, seyahat acentelerimizde çalışan bu güzel insanlar size satacakları - ve muhtemelen bu sayede 500 TL civarindaki maaşlarina ek prim katacakları- o hayatlarında hiç görmedikleri ve ne kadar çalışırlarsa çalışssınlar kendi imkanlarıyla hiç gidemeyecekleri bu tatil köylerini deyim yerindeyse size kakalamaya çalışırlar.
Bütün sorularınıza sanki yüzlerce kez gitmiş ve kalmış gibi cevap veren bu güzel insanlar, denize sıfır değil mi? yemekler nasıl güzel mi? bizim oda denize bakacak değil mi? gibi abuk ancak para ödemenin getirdiği hakla yerinde sorulara muhataplardır.
Lakin kendileri sizin check-in işleminiz esnasında orada olmamanın rahatlığıyla ve daha önce bahsettiğimiz fiziksel olarak hayatlarında hiç orada bulunmama sendromuyla karşı karşıya olmalarına rağmen, köprüyü geçene kadar ayıya dayı deme düsturunu çok iyi bilmeleri nedeniyle her sorunuzu evet kesinlikle öyle diyerek cevaplamaktalar...
Şu aşamaya kadar ne yaptık? Turu satın aldık değil mi? Biraz bekleyin öyle hemen aldığınız tura gitmek yok...
Devamı yakında diğer yazıda...
13 Ağustos 2009 Perşembe
20 SORU - 20 CEVAP*

1-En sevdiğiniz kelime nedir?
Nisa
2-Nefret ettiğiniz kelime nedir?
Hallederiz
Hallederiz
3-Ne sizi heyecanlandırır?
Son dakika işleri
Son dakika işleri
4-Heyecanınızı ne öldürür?
Haksız eleştiri
Haksız eleştiri
5-En sevdiğiniz ses nedir?
Ney
Ney
6-Nefret ettiğiniz ses nedir?
Matkap sesi
Matkap sesi
7-Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
Cankurtaranlık
Cankurtaranlık
8-Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
Çok yiyip hiç kilo almamak
Çok yiyip hiç kilo almamak
9-Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?
Tanrı
Tanrı
10-Nerede yaşamak isterdiniz?
“O”nunla kendi işimizi yaptığımız bir sahil kasabasında…
“O”nunla kendi işimizi yaptığımız bir sahil kasabasında…
11-En önemli kusurunuz nedir?
Düşündüklerini her zaman harekete dönüştürememek
Düşündüklerini her zaman harekete dönüştürememek
12-Size en fazla keyif veren kötü huyunuz nedir?
Çok yemek yemek
Çok yemek yemek
13-Kahramanınız kim?
Michael Jordan
Michael Jordan
14-En çok kullandığınız küfür nedir?
Has…
Has…
15-Şu anki ruh haliniz nasıl?
İçgüveysinden hallice
İçgüveysinden hallice
16-Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
Sana yapılmasını istemediğini başkasına yapma
Sana yapılmasını istemediğini başkasına yapma
17-Mutluluk rüyanız nedir?
Öldükten sonra yine paylaştıklarımla beraber olmak
Öldükten sonra yine paylaştıklarımla beraber olmak
18-Sizce mutsuzluğun tanımı nedir?
Varlık içinde yokluk
Varlık içinde yokluk
19-Nasıl ölmek isterdiniz?
Uykumda
Uykumda
20-Öldüğünüzde Tanrı'nın size kapıda ne söylemesini isterdiniz?
İyi ki geldin herkes burada…
İyi ki geldin herkes burada…
*Bu soruları sabırla cevaplamamı bekleyen ve yazan Psikolog/DJ CE'ye Teşekkürlerimle
Etiketler:
TARAF 20 SORU 20 CEVAP AHMET
03 Haziran 2009 Çarşamba
KATARSİSTİK ÇALIŞMALAR

Uzun zaman oldu yazı yazmayalı. Daha doğrusu yazamayalı diyeyim...
Hayat gailesi veya psikolog DJ CE'nin deyimiyle dünya işlerine daldım iç dünyamın katarsisini sağlayacak çalışmalar yapamadım.
Bu blog'u açana kadar kendime dair veya şöyle diyeyim okul ödevleri hariç herhangi bir konuya dair bir kelime yazmışlığım yoktu.
Şimdi ise bir vicdan azabı ve suçluluk duygusu ile blog'uma birşey yazamadığım için kıvranıyorum. Esasında 2 nedenden dolayı kıvranıyorum.
Birincisi kişisel takıntım olan her türlü konuyu kendime bir ödev haline getirmem ve sorumluluklarımı sonuna kadar kovalamam. Bu blog'u doldurmayı da bunlardan biri haline getirmeye çalışsam da iş tempom buna izin vermiyor. Ayrıca bunun beni tükettiğini ve içten içe yediğinin de farkındayım. Fakat Hüda böyle yaratmışsa ne gelir elden?
İkincisi ve sonuncusu ise en az üstteki kadar kişisel hatta daha çok ruhsal diyeyim. Çünkü gerçekten de bu yazıları bir katarsis gibi görüyorum. Yazdıkça kendimi ifade ettiğimi ve belki de hiçbirzaman söylemediğim / söyleyemediğim şeyleri yazıya döktüğümü görüyorum ve bu bana mutluluk veriyor. Bu noktada insanlara didaktik manada birşey öğretmeye çalışmaktan çok tamamen kendi deneyimlerimle ve dünya görüşüm paralelinde bişeyler yazmaya çalışıyorum. Hiçkimseye hiçbirşey öğretme, kendimi ispatlama amacım, uğraşım yok. Hatta etrafındakilere ne kadar çok şey bildiklerini ispatlamaya çalışan insanlara hep şaşırmışımdır çünkü ben bu anlamda bir çabayı boş ve gereksiz bulurum.
Hep söylediğim şey şu olmuştur:
"Ne gerek var?"
Bunu söylememin amacı insanın birilerine göstererek değil kendisinin bilerek tatmin olacağına olan inancım. Hala da bu fikrim devam ediyor. Pek fikir değiştiren bir insan değilimdir gözüme gözüme sokulmadıkça yanlış olduğum :)
Neyse toparlamak gerekirse, yazı yazmaya devam edeceğim ancak düzenli hale getiremeyeceğim kesin... Fakat elimden geldikçe sık ve azimle yazmaya çalışacağıma söz veriyorum.
Hepinizi kucaklarım,
AE
08 Mayıs 2009 Cuma
DOST

Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Beyhude Dolandım Boşa Yoruldum
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Ne guzel soylemis Asik Veysel degil mi? Esasinda siir cok daha uzun en alta ekleyecegim devamini merak edenler icin ancak simdilik bu kadarı meramimi anlatmama yetecek gibi gorunuyor, en azından şimdilik.
Dost/dostluk denilen kavramlar uzerine kafa yormak istiyorum birazcik. Eskiden insanın her yaşta arkadaş edinebileceğine hatta dost bile edinebileceğine inanıyordum. Fakat zamanın ve mekanın devinimi ve fikirlerin dahi buna dayanamayıp evrilmesi teoremi acı bir şekilde doğruluğunu kanıtladı. Bunun en güzel örneğini askerde edindiğim orada can ciğer olduğum insanlarla mekanın değişimi ve ortak amacın (askerliğin bitmesi) ortadan kalkmasıyla ilişkiyi sürdüremememden öğrendim. Çok vefalı biri gibi görmüyorum zaten kendimi hatta bu yönüm biraz eksiktir kabul ediyorum ancak yine de bu kadar iz bırakmadan o arkadaşlarla ilişkiyi kesebilmem hala bile inanamadığım bir durumdur.
Buradan şunu anlıyorum ki dostluk, kökleri yerin taaa altına inen ve betonu dahi delebilen bir incir ağacı gibi olmalı. Her türlü zorluğu delip geçebilecek güçte ve o saygınlıkta bir dostluğun olduğunda incir gibi tatlı bir meyve verecektir. (Dar Hejiroke - Aynur - konuyla alakasi olmasa da sarkinin adi incir agaci oldugundan mutevellit burada yer vermek istedim, super bir ses ve yorum...)
Ya kökler derine inmiyor ve yüzeysel kaliyorsa, o zaman rüzgarın esişinde sallanan, mevsimin değişiminde yıpranan ve hatta rengi sararıp solan yapraklar gibi sonlanacaktır ilişki.
Siz zaten biliyorsunuz bunu dostlarım..
Seçelim çevremizdekileri, boşuna duygu kaybı yaşamayalım...
Selam incir ağaçlarıma...
AE
Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım
Sivas/Şarkışla-Aşık Veysel Şatıroğlu
Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Beyhude Dolandım Boşa Yoruldum
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Nice Güzellere Bağlandım Kaldım
Ne Bir Vefa Gördüm Ne Faydalandım
Her Türlü İsteğim Topraktan Aldım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Koyun Verdi Kuzu Verdi Süt Verdi
Yemek Verdi Ekmek Verdi Et Verdi
Kazma İle Dövmeyince Kıt Verdi
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Ademden Bu Deme Neslim Getirdi
Bana Türlü Türlü Meyva Yetirdi
Her Gün Beni Tepesinde Götürdü
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Karnın Yardım Kazma İle Bel İle
Yüzün Yırttım Tırnak İle El İle
Yine Beni Karşıladı Gül İle
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
İşkence Yaptıkça Bana Gülerdi
Bunda Yalan Yoktur Herkesler Gördü
Bir Çekirdek Verdim Dört Bostan Verdi
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Havaya Bakarsam Hava Alırım
Toprağa Bakarsam Dua Alırım
Topraktan Ayrılsam Nerde Kalırım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Dileğin Varsa İste Allah'tan
Almak İçin Uzak Gitme Topraktan
Cömertlik Toprağa Verilmiş Haktan
Benim Sadik Yarim Kara Topraktır
Hakikat Ararsan Açık Bir Nokta
Allah Kula Yakın Kul Da Allah'a
Hakkın Gizli Hazinesi Kara Toprakta
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Bütün Kusurlarımı Toprak Gizliyor
Merhem Çalıp Yaralarım Düzlüyor
Kolun Açmış Yollarımı Gözlüyor
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Her Kim Ki Olursa Bu Sırra Mazhar
Dünyaya Bırakır Ölmez Bir Eser
Gün Gelir Veysel'in Bağrına Basar
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Beyhude Dolandım Boşa Yoruldum
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Ne guzel soylemis Asik Veysel degil mi? Esasinda siir cok daha uzun en alta ekleyecegim devamini merak edenler icin ancak simdilik bu kadarı meramimi anlatmama yetecek gibi gorunuyor, en azından şimdilik.
Dost/dostluk denilen kavramlar uzerine kafa yormak istiyorum birazcik. Eskiden insanın her yaşta arkadaş edinebileceğine hatta dost bile edinebileceğine inanıyordum. Fakat zamanın ve mekanın devinimi ve fikirlerin dahi buna dayanamayıp evrilmesi teoremi acı bir şekilde doğruluğunu kanıtladı. Bunun en güzel örneğini askerde edindiğim orada can ciğer olduğum insanlarla mekanın değişimi ve ortak amacın (askerliğin bitmesi) ortadan kalkmasıyla ilişkiyi sürdüremememden öğrendim. Çok vefalı biri gibi görmüyorum zaten kendimi hatta bu yönüm biraz eksiktir kabul ediyorum ancak yine de bu kadar iz bırakmadan o arkadaşlarla ilişkiyi kesebilmem hala bile inanamadığım bir durumdur.
Buradan şunu anlıyorum ki dostluk, kökleri yerin taaa altına inen ve betonu dahi delebilen bir incir ağacı gibi olmalı. Her türlü zorluğu delip geçebilecek güçte ve o saygınlıkta bir dostluğun olduğunda incir gibi tatlı bir meyve verecektir. (Dar Hejiroke - Aynur - konuyla alakasi olmasa da sarkinin adi incir agaci oldugundan mutevellit burada yer vermek istedim, super bir ses ve yorum...)
Ya kökler derine inmiyor ve yüzeysel kaliyorsa, o zaman rüzgarın esişinde sallanan, mevsimin değişiminde yıpranan ve hatta rengi sararıp solan yapraklar gibi sonlanacaktır ilişki.
Siz zaten biliyorsunuz bunu dostlarım..
Seçelim çevremizdekileri, boşuna duygu kaybı yaşamayalım...
Selam incir ağaçlarıma...
AE
Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım
Sivas/Şarkışla-Aşık Veysel Şatıroğlu
Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Beyhude Dolandım Boşa Yoruldum
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Nice Güzellere Bağlandım Kaldım
Ne Bir Vefa Gördüm Ne Faydalandım
Her Türlü İsteğim Topraktan Aldım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Koyun Verdi Kuzu Verdi Süt Verdi
Yemek Verdi Ekmek Verdi Et Verdi
Kazma İle Dövmeyince Kıt Verdi
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Ademden Bu Deme Neslim Getirdi
Bana Türlü Türlü Meyva Yetirdi
Her Gün Beni Tepesinde Götürdü
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Karnın Yardım Kazma İle Bel İle
Yüzün Yırttım Tırnak İle El İle
Yine Beni Karşıladı Gül İle
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
İşkence Yaptıkça Bana Gülerdi
Bunda Yalan Yoktur Herkesler Gördü
Bir Çekirdek Verdim Dört Bostan Verdi
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Havaya Bakarsam Hava Alırım
Toprağa Bakarsam Dua Alırım
Topraktan Ayrılsam Nerde Kalırım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Dileğin Varsa İste Allah'tan
Almak İçin Uzak Gitme Topraktan
Cömertlik Toprağa Verilmiş Haktan
Benim Sadik Yarim Kara Topraktır
Hakikat Ararsan Açık Bir Nokta
Allah Kula Yakın Kul Da Allah'a
Hakkın Gizli Hazinesi Kara Toprakta
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Bütün Kusurlarımı Toprak Gizliyor
Merhem Çalıp Yaralarım Düzlüyor
Kolun Açmış Yollarımı Gözlüyor
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Her Kim Ki Olursa Bu Sırra Mazhar
Dünyaya Bırakır Ölmez Bir Eser
Gün Gelir Veysel'in Bağrına Basar
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
30 Nisan 2009 Perşembe
LEYLEKLER ve GİDENLER
.jpg)
Hep düşünmüşümdür şu leylekler giderken arkalarında hiçbirşey bırakmazlar mı? Kalan yok mudur, arkalarından bakıp gözyaşı döken ve uçamayan? Her seferinde leylek olmadığıma şükreder ve çaktırmadan sevdiceğime bir öpücük kondururum bilmez o benim bunları düşündüğümü ve uyur yanıbaşımda...
Leylekleri bilmiyorum ama kendi kafamda birilerinden ayrılıp mekan değişikliğine gitmenin hep giden kişi için kolay ancak kalanlar için zor olduğunu düşünmüşümdür. Nereden aklıma geldi bu gitme gelme konuları derseniz; bana göre statükonun en çok değiştiği mevsim geldi. Ilkbahar riskli bir mevsim açıkçası. Doğa'nın kıpırdanışları gibi bizim içimizde kıpırdanıyor.
Yine tersten başlamak istiyorum bu konuyu da açıklamak için... (Çok açıklama yapıyorum çok zıplıyorum konudan konuya biliyorum ama ne yapayim hafif düşünme bozukluğu, belli miktarda sosyolojik makale yazmak dolayısıyla kavram analizi, açıklaması, mükemmeliyete yakınlık sağlama takıntısı ve odaklanma sıkıntım var affedin:) )
Parantezimizi kapattıktan sonra gelelim ilkbaharın riskli olma hikayesine; ama ilkbaharın riskini açıklamak için önce yazdan başlayalim...
Yaz mevsimi benim için yaşım daha ufakken hep çılgın bir yenilik getirecekmiş gibi gelirdi. Sanki bütün kızlar yanyana dizilecek ve hadi yeni birilerini secelim beraber olalım, kendimizi onlara verelim bizi kullansınlar gibi olacakmıs veya turist bayanlar gelecek ve sen esmer yagız bir delikanlısın hadi gel benim yamacıma da şöyle bir yeni dil ögrenmene yardım edeyim diyecekmis gibi düşünürdüm.
Benim açımdan durum böyleyken sanırım yazın başka yenilikler getireceğine inanan, halihazırda ilişkileri olan bazı insanlarda, bu muhtemel yeniliklere uyum sağlamak için sallantıda gibi görünen, ancak toparlanma ihtimali hala olan ilişkilerinin bahar yağmurlarına yenik düşmesine ve küp şeker gibi erimesine ve ilkbahar bitmeden yaz temizliği yapar gibi ortadan kaldırılmasına ses çıkarmamışlardır. Al sana ilkbaharın riski daha ne olsun.
İlişki sahibi her insan (sevdiceğim ve ben haric :)) ) kendini ilkbaharda yeniden sorgulamalıdır kanımca. Çiçekler boşuna mı açıyor sayın okuyucu? Al bir buket çiçek mutlu et sevdiğini. Cinsiyet ayrımı yapmıyorum dikkatinizi çekerim. Çiçek almak istemiyor musun, bir surpriz yap, minik bir hediye al birsey yap yeter ki monotonluğu kır...
Aksi takdirde ne olacaktır? İlişki sürüklenecek ve eninde sonunda bitecektir. Tabii ki bir öküzle beraber olmaya razıysanız yapacak birşey yok... Öküzle mutlu olan ahırda yaşamaya razı olan şartlara da razı olacaktır...
Ancak tabii ki mevsimsel bir olgu değildir ilişkinin bitmesi. Havanın soğumasından çok iki kişinin arasındaki hava soğumamalı. Elektrik akımı düşmemeli ama aynı zamanda elimizi de prize sokmamalıyız tabii ki. Yani karşıdaki kişi minik sürprizler yapıyor ve çiçekler böceklerden konusup aynı zamanda yüzünüze bir minik gülücük kondurabiliyorsa, bizahmet bu ufak yok o yetmez şu komik degil sen en iyisi sunu yap diyip "kendinizi intihar etmeyiniz" .
Ha ben bunların hepsini yaparım ve ilişkinin bitmesine de razıyım derseniz benim yazım acımdan faydalı olur cunku ilişkinin bitmesi demek birilerinin gitmesi demektir öyle değil mi? Yani bir noktada basladıgımız konuya baglamamız lazım zaten dagılmıs konuyu :)
E bu noktada benim yazım bütünlüğünde düşünürsek ilk olgumuz giden kisinin baska sehire veya mekana gittigi icin kolay bir durumla karsılasır demiştik, şimdi gelelim acıklamasına.
Bir kere giden kişi baska sehirde sevdigiyle ortak gittigi yerleri gormez ve hatıralar beynine hucum etmez, dolayısıyla üzüntüyü daha az yasar. Ayrıca ex'ini görme ihtimali ortadan kalkar ve ortak arkadas sayısının azlığından mutevellit ayrılm konusu üzerine tuz basilmasi ve aci cekme sonucuda minimal duzeye inecektir.
Aynı sehirde nefes almak bile yeter diyen arkadaslara ise söylenecek söz yoktur ve birakın gönüllerindeki mangal yansın, delidir onlar deli...
İlişkileri ilkbaharı geçirenlere selam olsun bu yazı...
Leylek gibi ucanlar gökyüzünde yalnız kalir birgün....
Ben hep kalanlarla beraberim...
AE
21 Nisan 2009 Salı
KUDUZ - AŞK

Aşk bir sudur iç iç kudur...
Ben bunu "HAYAT BİR SUDUR İÇ İÇ KUDUR" olarak düşünüp başladım yazıya. Ancak döngüsel mantığımdan kaçamadım ve sonunda gene aşk'a bağladım...
İşte yazım...
HAYAT BİR SUDUR İÇ İÇ KUDUR
Çok komik geliyor ilk düşündüğünüzde yukaridaki cümle.Biraz üzerinde düşününce ise fikri değişiyor insanın. Küçükken bunun aşklı versiyonunu ne kadar anlamsız gelirdi. Zaman geçtikçe yeni açılımlar getirebiliyoruz hayata... Çok ilginç ama yaş aldıkça insan her sözü her hareketi farklı bir gözle izleyebiliyor. Eskiden müstehzi bir gülümsemeyle karşılayacağım yukarıdaki söz şimdi ise gün geçtikçe dünya üstündeki zamanımızın azaldığını, hücrelerin tek tek (istesekte istemesekte) öldüğünü ve hayat suyundan içtikçe yapamadıklarımızın aklımıza gelmesi sonucu bunları yapmak için veya yapamadığımız için kudurduğumuzu anlatabiliyor. Biliyorum birçok kişi yukarıdaki sözden kendi çıkarımımı nasıl yaptığımı düşünecektir, hatta bi git abi diyenler bile çıkacaktır, ancak eminim hepinizin hayatta artık farklı baktıkları birçok şey vardır.
Gençken veya ergenken dünya görüşümle şimdiki arasında pek çok fark var. Evet değiştim. Olumlu veya olumsuz manada söylemiyorum bunu. Kimileri için olumlu kimileri içinse olumsuz olabilir açıkçası pek de umurumda değil. Ben inandığımı yapmaya çalışıyorum. Etik doğrularıma kimsenin laf edeceğini düşünmüyorum belki ideolojik farklılıklarımız olacaktır, ancak değişime açığım ve Herakleitos'u saygıyla selamlıyorum. 3000 yıl önceden bize hayatla ilgili bir ders verebildiği için...
Öte yandan genetik kodlamalarımız var değiştiremediğimiz. Kök hücre çalışmaları vs birçok şey yapılıyor ama ııh olmuyor... Belki de bu kadar uğraşmak boşuna, sonuçta unutmak gibi bir ayrıcalıkla doğmuş olduğumuzu kabullenmek gibi kendi fıtratımızdaki birçok açıkta esasında bizim hayattan birşeyler öğrenmemiz için içimizde vardır. (Burada evrim vs tanrı ayrımı yapmadan yazdığımı belirtme ihtiyacı hissediyorum. Taraf tutma gibi bir niyetim yok ve hiç olmadı, inşallah hiç olmayacakta...)
Peki insan sadece genetik kodlamalar veya etik doğrular çerçevesinde mi yaşıyor? Ya aşk? O hangi kategoriye giriyor? Aşk denilen kör kuyu öğreniliyor mu yoksa zaten var ve o doğru kişi karşımıza çıktığında kutudan mı çıkartıyoruz? Açıkçası ben henüz karar verebilmiş değilim. Ancak şunu biliyorum, kişi karşısındakinden çok şey öğreniyor, bunlar hem onu mutlu etmek için yapılabilecek delilikleri kapsıyor hem de kendini frenleme ve sevdiklerinden feragat etmeyi kapsıyor. Tabii ki olumlu birçok yönü var aşkın ve bunları hepimiz yaşarken fazlasıyla duyumsuyoruz ancak ya aşk denilen karşıdaki kişinin başkalarına iğrenç gelebilecek birçok olgusunu kabullenmekten ve hatta sevmeyi öğrenebilmekten ibaret olan duygu, yavaş yavaş kaybolmaya başladığında ne oluyor? Zor bir soru herkes kendi açısından düşünmeli...
Ben kendi adıma aşk'ın yanında meşk'in de olması gerektiğini düşünüyorum... Meşk: Farsça'da su kabı anlamına geliyor. Türkçe'de ise yazı ve müzikteki el alıştırma. Ben Farsçasını daha çok sevdim. Çünkü aşk'ın dolması ve birikip gerektiğinde yeniden içilebilmesi için gereken bir olgu olduğunu düşünürsek su kabı çok mantıklı...
Herkes aşk'ı aktığı sürece meşk'ine doldurmalı... Gerektiğinde kana kana içebilmek için...
Sevgiyle Kalın
AE
14 Nisan 2009 Salı
TARÇIN SADECE BİR BAHARAT DEĞİLDİR...

Bugun zor bir gündü. Toplu taşıma araçlarıyla seyahat etmeye alışmış bir kişilik olarak öğrendiğim şeylerden biri çok acil bir durum olmadıkça telefonuma cevap vermemem. Metrobus'un içindeki kore stili biniş teknikleri uygulanarak başladığım seyahatimde olağandışı bir durumla karşılaştığımı Sumina'nın telefonundan anladım. 09:40'ta beni aramazdı çok önemli bir durum olmadıkça. (Birtanedir o)
Zorlukla çıkardığı sesle Tarçın'ın artık aramızda olmadığını ve Melis'e uğrayabilme imkanımın olup olmadığını bir çırpıda sordu ve tabii ki aldığı cevap Hemen gidiyorum'du...
Melis'in evine vardığımda oğlunu kaybetmiş her anne gibi durumu kabullenmekte zorlandığını gördüm ve minik depresif krizler yaşadığını anladım. Aldığı Diazem'in fazla bir etki etmemesi bir yana evin içinde her çalan telefonda durumun açıklanmasının tekrarlanması olaya tuz biber ekiyordu...
Benim ilk aklımdan geçen şey, durumla yüzleşmeye çalıştırmak ve üzüntüsünü dışarıya vurması konusunda serbest bırakmaktı...
Aklımdan bunlar geçerken, dilimden dökülenlerin bir yararı olmaması ve çaresiz kalma durumuyla karşı karşıyaydım...
Böyle durumlarda en kötüsü söylenecek hiçbirşeyin olmaması... Ne diyebilirsiniz ki canının yarısını kaybetmiş bir anneye. Tarçın artık sadece bir köpek değildi bizim için. Ben bile gördüğüm birkaç seferden sonra ısınmıştım o yaramaza. Elimizde büyüdü denilen şeyi birebir yaşadık. Hele Melis için her sabah öptüğü, akşamları kapıda karşılayan bir hayat arkadaşıydı...
Gitmiş olmasının zorluğu yanında şimdi ne yapılacağı sorusu kabak gibi duruyordu ve sevdicegimin veterinerliği burada da yardımıza yetişti. IBB'nin Hayvan mezarlığının Tuzla'da oldugunu iletti ve telefonunu verdi. Sevdiceğim iyi ki varsın...
Adresi ve bilgileri aldım ve Denizle Özden'e emanet ettim Melis'i... Artık gitme vaktiydi benim için iş beni bekliyordu...
Ofise döndüğümde ortak arkadaşlarımıza haberi veriyordum. Serdar'ın yogun bir gunu oldugu belliydi ancak her zamanki dostluğuyla hemen aramak istedigini belirtti. Bense beklemesini, Melis'in görüşmeyi birak konusacak durumda bile olmadığını en uygun dille anlatmaya çalıştım... Kardeşim hep böyle kal, hep bizi kolla...
Onur'a haberi verdiğimde onun tepkisi eskiden olsa geçer giderdim ama benimde evimde bir hayvan dostum var ve onu çok iyi anlıyorum oldu. Empati kurmanın en güzel örneklerinden biriydi. Teşekkür ederim Kardeşim, yine bir hayat dersi verdin bana.
Sedoş ise yine en insancıl tepkilerinden birini vererek hadi yaaa off cok kotu hemen ariyorum dedi ve kapatti... Dostluk...
Açıkçası ben ne düşüneceğimi hiç bilemiyordum. Hala da ne kadar yaralayıcı olduğunu kavramakta zorlanıyorum. Melis'in üzüntüsü bana sirayet etti tabii ki ve Tarçın kadar onun durumuna da üzülmekten kendimi alamadım. Kabul ediyorum belki Melis'e biraz daha fazla üzüldüm...
Onur'a haberi verdiğimde onun tepkisi eskiden olsa geçer giderdim ama benimde evimde bir hayvan dostum var ve onu çok iyi anlıyorum oldu. Empati kurmanın en güzel örneklerinden biriydi. Teşekkür ederim Kardeşim, yine bir hayat dersi verdin bana.
Sedoş ise yine en insancıl tepkilerinden birini vererek hadi yaaa off cok kotu hemen ariyorum dedi ve kapatti... Dostluk...
Açıkçası ben ne düşüneceğimi hiç bilemiyordum. Hala da ne kadar yaralayıcı olduğunu kavramakta zorlanıyorum. Melis'in üzüntüsü bana sirayet etti tabii ki ve Tarçın kadar onun durumuna da üzülmekten kendimi alamadım. Kabul ediyorum belki Melis'e biraz daha fazla üzüldüm...
Empati açısından bakarsam sevdiceğim ve benim evimizdeki kedilerimize alıştıktan sonra bu durumun ne kadar zor olduğunu algılamam daha kolay oldu. Kedilerimiz hiç evden çıkmıyor ve sanırım çıkmamalılar hiçbir zaman.
Önüne bakmayan öküzler araba kullandıkça bizim kontrolumuz dışında hayvan dostlarımızın dışarı çıkmamaları çok normal...
Önüne bakmayan öküzler araba kullandıkça bizim kontrolumuz dışında hayvan dostlarımızın dışarı çıkmamaları çok normal...
Kader, mukadderat, alınyazısı ne derseniz diyin ölüm bize ağır geliyor...
Tarçının toprağa verilişini göremedim ama sade bir törenle gömüldüğüne ve şu anda mutlu mesut cennette bizi beklediğine eminim...
AE
10 Nisan 2009 Cuma
HAYAT TERZİSİ*
Ne kadar guzel bir tanımlama. Hepimiz hem kendi hayatımızın hem de başkalarının hayatlarının terzileriyiz. Her gün yeniden yeni elbiseler dikmek için uyanıyoruz ve yeni günle beraber yeni dikişler yapıyoruz.
Terzilik zor zanaat fikrimce. Bunu düğme dahi dikmeyi bilmeyen bir kişinin söylemesi ise apayrı bir ironi. Ancak disaridan bakan birileri icin bile el emegi göz nuru oldugu cok acik birseyler dikmenin. Genelde benim gordugum terziler veya dikiş diken insanlar obsesif bir sekilde ellerindeki isin mukemmel olması icin calismislardi.
Surasi yamuk oldu tekrar yapayim veya bu renk iplik uymadi, astari cikti gibi bircok duzeltme sonucunda mukemmele ulasma cabasının yanında isi bir an once veya en azindan zamaninda teslim etme cabasi...
Düsünüyorum acaba terzilerin elbise dikmeye gösterdigi özenin azıcığını biz hayatımızda gosteriyor muyuz? Evet rahat bir hayat surmek icin cok calisiyoruz, ömrümüzden yiyoruz ama mesela o kazandığımız parayla güzel bir hayat sürüyor muyuz? Yani düğmemiz var ama ipliğimiz ayni renk mi? Guzel duruyor mu dikişle? Yoksa düğmeyi dikmek için harcadığımız çaba onun güzel durmasından alacağımız hazzı azaltıyor mu? Yoksa zaten kendi söküklerimizi dikmeden başkalarınınkilerine mi el atıyoruz?
Bir atasözümüz var Terzi kendi söküğünü dikemez derler. Doğrudur herhalde ancak bence fırsat bulamadığı için dikemez. Yapamadığından, beceremediğinden değildir. Esasında Çok benzemiyor mu bize? Kendi önceliklerimizi arkalara atıp başkalarının isteklerini önplana almıyor muyuz? En azından ben böyle yapıyorum çoğu zaman. İsteklerimiz arzularımız hep yarın dikilecek giysiler bölümüne atılmıyor mu? Oysa hayat çok kısa... Sadece kendi isteklerimizi yerine getirmek icin bile yeterli zamanı olmuyor insanin... Öne alın kendi dikişlerinizi:)
Mutlu dikişler diliyorum herkese
AE
* (copyright by Windrider (bazilarimiz Asli olarak da taniyabilir - ben sonuna abla ekliyorum :))
07 Nisan 2009 Salı
BİSİKLET

Blog'uma renk katmaya çalışıyorum bilmediğim ve ölçmeyi istemeyeceğim bir süre kadardır. Az önceye mimlediğim ve geçmişte kaldığı için artık üzerinde durmak istemeyeceğim bir zamanı temsil ediyor kendileri.
Halbuki Felsefik sorumuz şu: neden böyle bir güzelleştirme çabası içine giriyorum?
Açıkçası bu sorunun cevabını bilsem zaten %50 kadın cinsinin tümüne birden ilaç olabilirim ama tabii ki ben bir erkeğim ve böyle derin konularla ilgili fikirlerim en fazla gazeteden kafamı kaldırmadan çok güzel olmuş demekle sınırlı. Kendi açımdan bakınca ise, genellikle başka insanların kendi dış görünüşümle alakalı fikirlerini çok mühimsememeyi tercih ediyorum. Sanki onların istediği gibi olursam kontrolun elimden çıkacağını düşünüyorum. Evet biraz kontrol delisiyim (control freak) kabul ediyorum ancak yaradılış, mukadderat diyelim ve geçelim lütfen.
Takılmayalım böyle içsel konulara, hayat kısa, kendimizi sömürtmenin ve ömrümüzü kubiklerin içinde geçirmenin dışında yapacak neyimiz olabilir ki zaten...
Halbuki bisiklet diye 2 tekerlekli biz pedala bastıkça ilerleyen, doğayla içiçe olmamızı sağlayan, rüzgarın kulaklarımızın ucundan geçişiyle mutlu olabileceğimiz bir seyahat veya gezi - hangisini tercih ederseniz o - aracı icat edilmiş. Hem de taaa 12. yy Çin ve sonrasında ise daha gelişmişleri için 1790lar Fransa'si tarihlenmiş. Çook uzun yollar almış, birçok değişiklik yaşamış hem görüntü hem şekil olarak ancak Şimdilerde ise MTB - Yol - Gezi - Şehir bisikletleri başlıkları altında yok kadroydu yok alloydu yok shimano vitesti, vs birçok özelliği sebebiyle birbirinden komplike hale gelmişlerdir.
Açıkçası bu sorunun cevabını bilsem zaten %50 kadın cinsinin tümüne birden ilaç olabilirim ama tabii ki ben bir erkeğim ve böyle derin konularla ilgili fikirlerim en fazla gazeteden kafamı kaldırmadan çok güzel olmuş demekle sınırlı. Kendi açımdan bakınca ise, genellikle başka insanların kendi dış görünüşümle alakalı fikirlerini çok mühimsememeyi tercih ediyorum. Sanki onların istediği gibi olursam kontrolun elimden çıkacağını düşünüyorum. Evet biraz kontrol delisiyim (control freak) kabul ediyorum ancak yaradılış, mukadderat diyelim ve geçelim lütfen.
Takılmayalım böyle içsel konulara, hayat kısa, kendimizi sömürtmenin ve ömrümüzü kubiklerin içinde geçirmenin dışında yapacak neyimiz olabilir ki zaten...
Halbuki bisiklet diye 2 tekerlekli biz pedala bastıkça ilerleyen, doğayla içiçe olmamızı sağlayan, rüzgarın kulaklarımızın ucundan geçişiyle mutlu olabileceğimiz bir seyahat veya gezi - hangisini tercih ederseniz o - aracı icat edilmiş. Hem de taaa 12. yy Çin ve sonrasında ise daha gelişmişleri için 1790lar Fransa'si tarihlenmiş. Çook uzun yollar almış, birçok değişiklik yaşamış hem görüntü hem şekil olarak ancak Şimdilerde ise MTB - Yol - Gezi - Şehir bisikletleri başlıkları altında yok kadroydu yok alloydu yok shimano vitesti, vs birçok özelliği sebebiyle birbirinden komplike hale gelmişlerdir.
Ben bisikletten anlarım diyen bir adam değilim. Fiyatlara bakiyorum, renklere bakiyorum, resimlerine bakiyorum ve sonucta cok hosuma gittigini goruyorum, mutlu oluyorum. :)
Bir bisikletciye gittigimde kendimi tahıl ambarındaki tavuk gibi hissediyorum. Super bir duygu, ilgilenenlere tavsiye ederim. Ustelik almanız gerekmiyor, sadece bakın, belki çok naif görünebilir ama insanı küçüklüğüne götürüyor.
Kimimize babamizla beraber geçirdiğimiz keyifli dakikalari, kimimize komşunun bahçesinden meyve çaldıktan sonraki kaçış ve adrenalini, kimimize yaşayamadığımız bir dönemi veya kaçırdığımız bir zamanı kimimize ise kullanmayi ögrenmediği için hafıylanmayi getirebilir.
Bir bisikletciye gittigimde kendimi tahıl ambarındaki tavuk gibi hissediyorum. Super bir duygu, ilgilenenlere tavsiye ederim. Ustelik almanız gerekmiyor, sadece bakın, belki çok naif görünebilir ama insanı küçüklüğüne götürüyor.
Kimimize babamizla beraber geçirdiğimiz keyifli dakikalari, kimimize komşunun bahçesinden meyve çaldıktan sonraki kaçış ve adrenalini, kimimize yaşayamadığımız bir dönemi veya kaçırdığımız bir zamanı kimimize ise kullanmayi ögrenmediği için hafıylanmayi getirebilir.
Hayatta böyle değil mi? Herkes her zaman mutlu değil ancak yine de bazı şeyler için -en azından bu konu için- geç değil
Boşverin bu haftasonu alışveriş merkezlerine tıkılmayı, arabanızla bir yerlere yetişmeye çalışmayı, evlere tıkılmayı, bunların yerine bir bisiklet edinin (kiralayın, satın alın ,malum kriz hali, artık hangisi uygunsa) ve rüzgarı hissedin...
Boşverin bu haftasonu alışveriş merkezlerine tıkılmayı, arabanızla bir yerlere yetişmeye çalışmayı, evlere tıkılmayı, bunların yerine bir bisiklet edinin (kiralayın, satın alın ,malum kriz hali, artık hangisi uygunsa) ve rüzgarı hissedin...
Fısıldayın doğaya geldiğine sevindiğinizi. Bir Hoşgeldin bir güleryüz bekliyordur belki kimbilir...
AE
06 Nisan 2009 Pazartesi
NİSAN YAĞMURLARI

Mübarek bu sene Istanbul'da yağmur hiç eksik olmadı. Geçen hafta sevdiğimle konuşurken artik yağmurlarda bir ara verir demiştim. O ise daha dur nisan yağmurları var demişti ve ben dalga geçmiştim. Yok artık kırikindi yağmurları mı yağacak? İç Anadolu'da miyiz? diye. Ne kadar yanıldığımı bugünkü yağmura bakarak görebiliyorum...
Her zaman olduğu gibi kadınların içgüdüsü, öngörüsü, altıncı hissi artık ne ad verirseniz verin baskın çıktı. Zaten dişil bir gezegen olduğuna inandığım dünyanın doğasının adlandırmasında bile bir dişilik kokmasından çakmalıydım köfteyi. Üstelik bu sadece üstün Türk ırkının (Bayılıyorum aşırı milliyetçi insanların bu tip üstün, ilahi veya erişilmez tanımlamalarına ama o başka bir yazının konusu olsun) bir buluşu değil. Mother Nature tamlamasını ingilizce dili için veya toprak kelimesinin Almancasının erde olmasını ve dişil bir artikel kullanmasını ise Almanca için örnek olarak verebiliriz.
Istanbul bana doğanın kadın olması halini en güzel örnekleyen şehir gibi geliyor. Ukalalık yapacak degilim, dünyayı çok gezdim ama Istanbul gibi yer gormedim diyecek kadar kendimi üstün veya at gözlüklü (Çok geniş bir spektrum oldu ama kısıtlamak istemedim kendimi :)) olarak algılatmak istemem (zaten herşey başkalarının bizi nasıl gördüğünden ibaret değil mi?).
Istanbul'a dönersek, kadınlığına tipik örnek olarak Sürekli bir değişim içinde olması hali, sabah güneşle evden çıkıp akşama sucuk gibi yağmurlar altında dönebiliyor olmamızı başka türlü nasıl açıklayabiliriz ki zaten...
Neyse yağmur azaldı, çok oyalanmayayım mazallah bu yazdıklarımdan haberdar olur (yerin kulağı vardır, kahretsin yer dedim zaten bitti olay...) yağmurlarda boğulurum
Su sevmem söylemiş miydim? :)
Esen kalın sevgili insanlar, hoşçakal güzel dünya, water world merhaba...
AE
03 Nisan 2009 Cuma
İNATÇI VS. TUTKULU

Tutkulu insanlara bayılırım. Hayatta herhangi bir tutkusu olan insanlara oldum olası gıpta ile bakmışımdır. Yeri geldiğinde bu müzik, yeri geldiğinde futbol veya satranç olsun. Hep insanların derin tutkuları vardı, ancak benim yoktu. Hala da çok büyük bir tutkum yoktur. Kitap severim evet, ama eski kitaplara tutkum yoktur.
Kitap kokusunu falan da sevmem hani. İçini açıp koklayanlar bana hep ilginç kişiler gibi gelmiştir.
Genelde benim tutkularımdan çok inatlarım olmuştur. Küçük çocuklara birşey yaptırılmak istendiginde büyüklerin tersini söylemesi gibi bende hep söylenenin tersini yapmaktan hazzediyorum. Belkide büyüyemedim, kimbilir. Ben çok şikayetçi değilim ama çevremin bu konudaki fikirleri daha belirleyici olacaktır sanırım.
Her neyse kitap koklayanlardan iç çözümlemelerime geçmem pek şık olmadı. Bu konuya başka birgün dönsem iyi olabilir.
Tutkuya dönersek; istediklerini elde eden insanların orgazmik mutluluğa ulaşmalarını izlemek çok eğlenceli ancak benim için Orgazmik duygu verebilecek konular temelde iki adet
1- Orgazmın kendisi
2- Çikolata
birinci madde zaten objektif bir kavram.
Ikinci maddeye gelirsek, belki de kendime itiraf etmem gereken bir tutkum var. Göbeğime bakınca özellikle bunu daha rahat anlayabiliyorum :)
Sonunda bir tutkum olduğunu keşfettiğim için sevinmeli miyim yoksa yarıçapımı arttırdığı için üzülmeli miyim bilemedim...
En iyisi yazıyı bitirip kendimle başbaşa kalayım, siz de keyfiniz isterse bu arada kendi tutkularınızı bir düşünün bakalım :))
Görüşmek üzere
AE
02 Nisan 2009 Perşembe

BAHAR YAĞMURLARI VE MUKTEDİRLİK
Yine yağmur, maşallah şemsiyesiz günümüz geçmedi bu kış, yetmezmiş gibi baharda öyle geçiyor. Buna bahar denebilirse tabii ki. 2 gün sıcak 21312321 gün soğuk oluyor. Küresel ısınma mı yoksa yaşlandım ve gittikçe daha huysuz mu oluyorum kararsızlığı içinde gelgitler yaşıyorum.
Soğuk daha bir rahatsız edici hale geliyor, daha doğrusu istediklerinizin istediğiniz zaman olmaması durumu insani tahammülsüz yapıyor. Sanki yaşım büyüdükçe herşeyi yapabilecek, herşeyi kontrol edebilecek bir insan haline geleceğimi düşünmüşüm de hayal kırıklığı içindeyim. Kişinin her işi kendinin yapabiliyor olmasına hayran olmuşumdur oldum olası. Öyle değil midir zaten hep küçükken zanaat sahiplerine hayran oluruz. Marangozlara, mobilyacılara veya şöförlere... Sanki o insanlar herşeyi kendileri yaparlar ve kimseye ihtiyaçları yoktur.
Halbuki zaman herşeyi berbat ettiği gibi bu inanışı da ortadan kaldırır. Çünkü biz de o insanlardan biri haline geliriz ve görürüz ki hayatta başkalarına muhtaç olmadan yapabildiklerimiz o kadar kısıtlı ki...
İşten çıkmak için patronunuza, evden çıkmak için ailenize, hastaysaniz yemek yemek için doktorunuza, askerdeyseniz hersey için komutanınıza, toplum içindeyseniz ahlak kurallarına bağlı olmak zorundasınızdır. Coooook uzatilabilir bu liste, sadece günlük hayatınıza bakın biraz daha neler çıkar...
Siz bakadurun, ben yazıyı sonlandırayım...
AE
01 Nisan 2009 Çarşamba

1 Nisan, şakayla özdeşleşmiş olmaktan çok muzdarip olduğuna inandığım bir gün.
Okullarda sınıfların değiştirildiği zamanlarımı hatırlıyorum. Ne kadar çocukça geliyor. Zaten çocuk olmanın bir etkisi tabii ki bu tip şakalar, yani şaka yapmaya çalışan genç insanlar için son derece dahiyane ve eğlenceli öte yandan -empati kurmaya çalışırsak- öğretmenler için bu durumun her sene yaşanan sıkıcı bir ergen dönem şakası haline gelmesi ve kurtulmanın mümkün olmadığı bir sarmal haline dönüşmesi çok acı (olmalı).
Esasında en çileli işlerden biri belki de ergenlere öğretmen olmak. Düşünsenize hayata karşı en nefret dolu olduğunuz yıllarda, ailenizin bile size tahammül etmesi namümkünken, 8 ay boyunca her gün görme potansiyelinizin olduğu insanların sabrına saygı duymamak elde değil. O insanlarında bir evi, geçim sıkıntısı, çocuğunun hastalığı, kocasının klozeti kaldırmadan küçük su dökmesi, karısının başının ağrıması ve aniden uykuya dalması vb gibi birçok durumla da karşı karşıya olduğunu düşünürsek gerçekten insanüstü bir iş yaptıkları.
Öğrenci olmak kolay mı? İçinden gelen biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim evet kolay. Ancak kimler için kolay; geçim derdi olmayan, hayatta en büyük sıkıntısı annesini mi babasını mı daha çok sevdiğine karar veremeyenler için kolay. Okuldaki dersleri bittikten sonra mendil satan, babasını işyerinde ona yardım eden, her sınavda başarılı olmaktan başka seçeneği olmayan ancak kapasitesi sınırlı olanlar için zorötesi...
Neyse 1 Nisan'dan nereye geldik, kısa keselim uzatmayalım sıkmayalım :)
1 Nisan, her nerede şakalıyor/şakalanıyor ve bunu anlamsız bulup içerliyorsan
AE
31 Mart 2009 Salı
ILK YAZI

Bu bir ilk yazı. Neden bunu yazıyorum? Kendime not koymak icin.
Tarihlerle pek aram iyi degil, düzenli bir adam olduğumuda söyleyemem. Ancak bu sefer kararlı ve düzenli olmak istiyorum.
Umarım her başladığım şeyden çabucak vazgeçme halimi bu blog'u uzun sure aktif tutarak yenerim. Türk gibi işe başlayıp İngiliz gibi bitir lafını aklımdan çıkarmamam lazım...
Maymun iştahlı mıyım? Muhtemelen evet, buna benim cevap vermem ne kadar doğru onu da bilmiyorum.
Esasında ne kadar garip? Gerçekte bildiklerimiz bilmediklerimizden çok çok daha az.
Kendimiz hakkında bildiklerimiz, başkalarının bize söylediklerinden ibaret. Öyle olmadığını, içsel seyahatlerinin çok derinlikli olduğunu düşünenlere birşey diyemeyeceğim (esasında dedim bile) ama yine de bildiklerimizin çok kısıtlı olduğuyla yetinmek istiyorum...
Ne diyorduk? Maymun iştah...
Belkide en güzelini maymunlar yapiyorlar. Biri bitmeden ötekine geçiyorlar, canlarının istedikleriyle istedikleri zaman zarfında ilgilenip sonra da başka bir konu'ya, alan'a, olgu'ya, şey'e geçiyorlar.
Keşke biz de boyle şeyler yapabilsek, canımızın istediğinde ben pilot olacağım diye ortaya çıkıp sıkılınca da "Hayır zaten ben kayak öğretmeni olacaktım" diyebilecek durumda olsak. Kafamızın arkasına monte edilen çiplerle herhangi bir konuyu öğrenmek sadece 42 saniyemizi alsa. vs vs
Hayal tabii ki... Neyse çok uzatmayacağım, zaten uzatamıyorum anladığım kadarıyla :)
Bugunluk bu kadar, en yakın zamanda haberleşmek üzere
Öpülmediniz tabii ki, eşşek kadar adam bi de sizi mi öpecegim,
Saygıyla selamladım
AE
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



